Troia Arkeolojik Kenti Öyküsü (Detaylı)

Çanakkale ili, Tevfikiye köyü sınırları içinde yer almaktadır. “Troya” ya da Fransızca okunuşundan dolayı “Truva” olarak da bilinmektedir.

Troia kentinin kralı Priamos’un oğlu Paris; bir güzellik yarışmasında kendisine dünyanın en güzel kadını sözünü veren tanrıça Afrodit’i seçer. Böylece savaşlar ve ölümlerle dolu uzun bir süreç başlamış olur. Güzellik yarışması sonrasında Troialı prens Paris, Grek yurdundaki Sparta kralı Menelaus’un karısı güzel Helena’yı kaçırıp, Troia’ya götürür. Bunun üzerine Grek yurdu kralları (Akhalar) 1000 gemilik müttefik güçleriyle Troia’yı kuşatırlar. 10 yıllık kuşatma, sonunda Akhaların bir hilesiyle sona erer. Akhalar, savaştan vazgeçip geri döndükleri izlenimi vermek için, gemilerini Tenedos’un (Bozcaada) arkasına saklarlar. Daha sonra Akhaların en akıllı askeri Odysseus’un fikri olan tahta atı Troia kalesinin önüne bırakırlar. Troialılar, tahta atı tanrılara sunulmuş bir hediye olarak kabul edip kentin içine alırlar.

Gece atın içinden çıkan Akhalı askerler, kentin kapılarını dışarda bekleyen askerler için açarlar. Böylece feth edilen zengin ve güçlü Troia yakılır yıkılır. Kent yerle bir edilir. Grekler büyük bir zafer kazanırlar; ancak, Akhalı askerler yurtlarına geri dönmek için çıktıkları
yolculukta bir 10 yıl da denizlerde dolaşıp durmak zorunda kalırlar.

Böylece kahramanlık çağı ve uygarlığı bir büyük savaşla sona erer.

Homeros ve Destanlar:

Truva Atının Öyküsü

Antik Dönem tarihçileri Troia Savaşı’nı MÖ 1250-1135 yılları arasına tarihlerler. Destandaki bazı öğelerin MÖ 2. bine kadar geri gittiği araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir. Bu süreçte en önemli olay, Smyrna (İzmir)’da doğduğu kabul edilen ozan Homeros’un M.Ö. 730’larda Troia Savaşı ile ilgili olayları biraraya getirip, Troia /İlion kentinin öyküsünü, İlyada Destanı olarak yazıya geçirmiş olmasıdır.

Ancak Homeros, İlyada Destanı’nda Troia Savaşı ile ilgili olayların tümünü anlatmaz. Örneğin Troia Atı öyküsü, İlyada Destanı’nda yer almaz. Homeros’a atfedilen ve İlyada’dan yaklaşık 20 yıl sonra yazıldığı kabul edilen ikinci destan Odsseia’da ise, Troia Savaşı sonrasındaki olaylar ve Akhalı askerlerin yurtlarına geri dönüş öyküsü anlatılır. Destanın bu ve benzeri ayrıntılarının o dönem Ege dünyasında aktüel olduğunu, MÖ 670’lere tarihlenen Mykonos vazosu üstündeki Troia Atı ve diğer savaş sahnelerinden anlamaktayız.

Troia Savaşı ile ilgili diğer öyküler ise, daha sonraki yüzyılların yazarları tarafından da sürekli işlenmiştir. Bunlar arasındaki en önemli isim Romalı şair Vergilius’tur. Onun Aeneas Destanı ile (yaklaşık MÖ 30-19) , Romalılar ve Troialılar arasında bir soy ilişkisi kurulur ve bu durum,
özellikle Ortaçağ’dan itibaren yoğun bir şekilde farklı sanat ve edebiyat eserlerinde işlenir.
Homeros sonrasında, İlyada Destanı sürekli kopyalanarak kuşaktan kuşağa aktarılır.

İstanbul Topkapı Saray Kütüphanesi’nde bulunan 10. yüzyıla ait kopya, destanın bir bütün
olarak aktarıldığı en eski ve en iyi korunagelmiş kopyadır. İlyada Destanı, ilk kez 1488
yılında Florensa’da kitap olarak basılmıştır. Özellikle bu tarihten sonra, sürekli işlenerek
Avrupa kültür ve edebiyatının en önemli temel eseri haline gelir.

Destanlardaki olayların gerçek olup olmadığı ve Troia diye bir kentin varolup olmadığı konusu, yüzyıllardan beri araştırmacıları ilgilendirmektedir.

Araştırma Tarihi:

Homeros’un epik destanlarına konu olan Troia kenti, Gelibolu Yarımadası’nın karşısındaki Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyılarında yer almaktadıır. MÖ 8. yüzyıldan itibaren, denizden yaklaşık 5 km uzaklıktaki bir platonun en batısında yer alan Klasik Dönem İlion kentinin sakinleri, yaşadıkları kentin Troia olduğuna inanmışlardır. Söz konusu bu kent, MÖ 500’lerde gerçekleşen şiddetli bir depremle yıkılır ve daha sonra terk edilir. Ancak, Troia ismi bölgede anılmaya devam etmiştir. Bölgeyi ziyaret eden Ortaçağ gezginleri, kıyı boyunca farklı yerlerde Troia harabelerini gördüklerine inanırlar. 17. yüzyıl gezginleri ise, Troia’nın nerede olduğu konusuna daha eleştirel yaklaşırlar.

Bazıları, Troia’nın iç kesimlerde olduğunu iddia ederek araştırmalara başlar. Troia’nın yeri konusundaki ilk tespit 1784 yılında Fransızların kuzeydoğu Ege’de gerçekleştirdiği araştırmalar sırasında topograf Jean-Baptiste Lechevalier tarafından gerçekleştirilir. Söz konusu araştırma sonuçlarında, Hisarlık Tepe’nin yaklaşık 15 km güyey doğusunda, Troia Ovası’nın hemen bitiği yerdeki Pınarbaşı köyünün üstündeki Ballıdağ Tepesi’ndeki antik yerleşmenin Troia olduğu iddia edilir. Lechevalier, Troia Ovası’na, adalara ve Çanakkale Boğazı’na bakan bu tepenin altından akan nehri, destandaki Skamandros; Kırkközler su kaynağının oluşturduğu dereyi destandaki Simois nehri olarak kabul eder.

Ballıdağ Tepesi’nin üstündeki dört tümülüsü (mezar tepesi) ise Troia Savaşı kahramanların mezarları olarak yorumlar. Böylece İlyada Destanı’nında anlatılan olaylar ona göre topografik keşiflerle ispatlanmış olur. Bu teori yaklaşık 100 yıl kabul görür. Ancak daha sonraki araştırmalarda, mühendis Franz Kauffer 1793 yılında, denize daha yakın olan ve Türklerin Hisarlık/Asarlık Tepe olarak adlandırdıkları yeni bir yerleşme keşfeder. Söz konusu bu tepenin üstünde bulunan sikke ve yazıtların incelenmesi sonrasında Cambridge Üniversitesi’nden minerolog Daniel Clark, 1801 yılında buranın Klasik Dönem İlion kenti olduğunu tespit eder. Bu tespitten bir süre sonra, Hisalık Tepe’nin Klasik Dönem İlion kenti, Homeros Troia’sının ise Pınarbaşı’ndaki Ballıdağ’da olduğu görüşü kabul görür. Buna rağmen bazı araştırmacılar eleştirel yaklaşımlarıyla bu görüşün doğru olamayacağını ileri sürerler.

İngiliz Charles Maclaren, ilk kez 1820 yılında, yayınladığı makale ile, Pınarbaşı köyünün altından akan suyun, Homeros’un İlyada Destanı’nda sözünü ettiği Skamandres olamayacağını, Homeros’un anlatımlarında; Troia/İlion’nun iki nehir arasındaki yerleşme olarak tarif edildiğini ve bu nedenle Troia’nın sadece Hisarlık Tepe’de olabileceğini ileri sürer. Bu görüşle Klasik Dönem İlion’u ve Homeros Troia’sı aynı yere yerleştirilir. Zaten Homeros da destanlarında yerleşmeyi hem Troia hem de İlon olarak tanımlamaktadır.

Maclaren, bu görüşünü daha da detaylandırarak geliştirir ve 1863 yılında kitap olarak yayınlar. Maclaren’ın görüşlerinden haberdar olan, Çanakkale’de yaşayan Calvert ailesinden Frank Calvert (1828-1908), Hisarlık Tepe’de satın aldığı arazide 1863 ve 1865 yılında kazılar yapar. Çok farklı ve eski dönemlere ait bir katmanlaşmayı gösteren Calvert’in kazı sonuçları Maclaren’ın görüşlerini desteklemektedir; ancak Calvert’in daha geniş ve kapsamlı kazılar yapacak parası yoktur. İşte tam böylesine kritik bir dönemde, oldukça büyük bir servete sahip Alman Heinrich Schliemann (1822-1890) ile Frank Calvert’in yolları Çanakkale’de kesişir.

Kazı Tarihçesi:

Maclaren’ın Hisarlık/Troia tezinden haberi olmayan H. Schliemann, 1868 yılında Troia’yı bulmak için, o dönemde Troia olduğu kabul edilen Pınarbaşı köyü yakınlarındaki Ballıdağ’da birkaç hafta kazı yapar. Ancak elde ettiği veriler onu ikna etmez. Çanakkale üzerinden Atina’ya giden gemiyi kaçırınca, iki gün Çanakkale’de konaklamak zorunda kalır ve böylece F.Calvert’le tanışırlar. Calvert, Schliemann’a Hisarlık Tepe’yi ve yaptığı kazıları anlatır. Anlatılanlara inanan Schlieman, 1869 yılında Yunanistan ve Troia gezilerini doktora çalışması olarak Rostock (Almanya) Üniversitesi’ne sunar.

Tezi kabul edilir. Bir yıl sonra 1870 yılında kazılar yapmak için Hisarlık Tepe’ye gelir; ancak
izni olmadığı için kazıları durdurulur. Uzun uğraşlar sonunda izin alır ve aralıklarla öldüğü 1890 yılına kadar kazılarını (1871-73; 1878-9; 1882; 1890) sürdürür. Schliemann kazıları 1871 yılında başlar. Schliemann’nın 1873 yılında bulduğu ve yaklaşık 1200 yıllık bir tarihleme hatasıyla “Priamos Hazinesi” olarak adlandırdığı hazine buluntusu, o dönemlerde dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Schliemann bu hazineleri önce Atina’ya oradan da Almanya’ya kaçırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürülen hazine buluntuları, halen Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde sergilenmektedir. Schliemann’nın ölümünden sonra, arkadaşı mimar Alman Wilhelm Dörpfeld (1853-1940), 1893-94 yılları arasında bu kazıları sürdürür.

Uzun bir aradan sonra, 1932-1938 yılları arasında Amerikalı arkeolog Carl W. Blegen (1887-1971) Troia’da yeniden kazılar gerçekleştirir. Blegen daha sonraki yıllarda yaptığı yayınlarla Troia merkezli modern Ege arkeolojisinin temellerini atmıştır. Elli yıllık bir aradan sonra başlanan yeni dönem kazıları Tübingen Üniversitesi’nden Manfred Osman Korfmann tarafından 2005’deki ölümüne kadar sürdürülmüştür. Troia’da gerçekleştirilen bu çalışmalarla tarih öncesi arkeolojisi Troia’da bilim halini alır. Troia kazıları arkeoloji tarihinde de yapılan ilk tabakalanma
(farklı katmanlardan oluşan yapay tepe) kazısıdır.

Troia’nın O Farklı Kenti:

İki kıta (Avrupa ve Asya) ve iki büyük denizin (Ege ve Karadeniz) kesiştiği, stratejik açıdan önemli konumu Troia’nın 3 bin yıl boyunca sürekli yerleşim görmesini sağlamıştır. Burada, Anadolu’nun birçok yöresinde olduğu gibi, duvarlarının yapımında büyük ölçüde kerpiç kullanılmıştır. Yeniden inşa sırasında ise, kerpiçin tekrar kullanılmaya uygun olmaması nedeniyle, eski tabakalar düzeltilip, üstüne yeni binalar yapılmıştır. Bunun sonucu olarak da giderek yükselen ve 16 metreyi aşan bir höyük oluşmuştur. 1863’den beri yapılan kazılarda aşağıdan yukarıya doğru
farklı 10 ana yerleşim-kültür evresi saptanmıştır.

Gerçekleştirilen kazılar sonrasında burada 10 farklı kent katmanı ve 50’den fazla yapı
evresi tespit edilmiştir . Bu kentler şöyle sıralanabilirler; Troia I-III (Kıyısal Troia Kültürü), özellikle Akdeniz bölgesindeki bu dönem yerleşmelerinin dağılımı nedeniyle bu isim verilmiştir. Bu dönem MÖ yaklaşık 3000’de başlayıp 2100’e kadar devam eder. Troia IV-V, Anadolu karakterli Troia Kültürü: MÖ 2100’lerde başlayıp 1700’lere kadar devam eder. Troia VI-VII, (MÖ 1700’den 1100’lere kadar ) arkeologlar tarafından Yüksek Troia Kültürü olarak tanımlanmıştır. Troia VIII’de, birkaç yüzyıllık bir yerleşme boşluğundan sonra MÖ 700’lerde başlayan Grek yerleşmesi MÖ 85’lere kadar devam eder. Troia IX’da MÖ 85‘lerden M.S. 500’lere kadar bir Roma yerleşmesi bulunmaktadır.

Troia X’da, 13. yüzyılda başlayan Bizans yerleşmesi 14. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu tarihten sonra, o dönemdeki büyük politik değişiklikler nedeniyle Troia, kültür hayatındaki eski önemini kaybetmiştir. 17. yüzyıldan itibaren özellikle Avrupalı aydınların artan Troia ilgisi, Heinrich Schliemann’ı doruk noktasına ulaştırmış ve bu önem günümüze kadar devam etmiştir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.